İlk Çağlarda Müzik:SÜMERLİLER-BABİLLİLER-YUNANLILAR-ROMALILAR
Bizler, insanlığın en başlangıç zamanlarındanberi müziklerinin ne tarzda olduğunu kat’i olarak belki de hiç bilemeyeceğiz. Doğa’dan korkan ve onunla cebelleşmek için çoğu kez onu taklit eden-özdeşen primitif insan, elbette kuş cıvıltılarını, suların ve göklerin sesini, heyecanlarını ifadede geniş olarak kullandı ve zamanla o ilkel tepkileri rafine ederek, müziğe döndürdü. Biz bu seri yazımızda, prensip olarak, “New York School of Music”de öğrenci iken tuttuğumuz ders notlarından, dünyada eşi olmayan 20-cilt ”The New GROVE Dictionary Music and Musicians“dan, özellikle bu makalemizde, Dr. Alexander Buchner’in “Yüzyıllar Boyu Müzikal Aletler- Musical Instruments Through the Ages” adlı eserinden faydalanarak bu makaleyi sunuyoruz.
Müzik dünyasının en eski bulgusu, Güney Babilonya’da “Bismya” tapınağının kazılarından elde edilen “lapis lazilu” vazosunun bulunmuş bir parçasındaki ilk olduğu düşünülen müzik aletinin resmidir. M.Ö. 3. ve 4. binyıllarda Sümerliler hala Dicle ve Fırat arasındaki araziyi ellerinde tutuyorlardı.
O zamanlarda, müzisyenlerin kullandığı ilk adet bir a r p olup, Burma ve Afrika’da kullanılmış olan ‘ark’lı arb’a benzer. Daha sonraları, üçgen şeklinde, uzun püsküllü, Asurluların arb’ına benzer bir müzik kutusu kullanıldı. Bu müzik aletlerinin en ilginç tarafı, bunların uzun süreli gelişimini kanıtlayan etkin yapılarının bulunuşudur. İlk tarif edilen alette yedi ve ikincisinde de beş telin mevcut oluşundan, o zamanlar, beş-notalı ölçü’nün (five-note scale) kullanıldığını varsayabiliriz.
Bu ‘arp’lar, ‘lir’e benziyorlardı, eğik ve vücuda dayalı olarak kullanılıyorlardı. Bunlara, Saray konserlerinde, kadınlar tarafından kullanılan ”frame drums-çerçeve davullar” eşlik ederlerdi. Bu davullar, bazen beş ayak (ortalama 1,5 m.) büyüklüğünde yapılırdı. Bugün dahi, Çin ve Japon mabetlerinde, derileri Sümer-Babil davullarındaki gibi çivilenmiş bu tür davulları, asılı görmekteyiz.
Kelimenin gerçek anlamında ‘müzik aleti’, Sümerlilerin Tilo’daki Kraliyet Sarayında bulunmuş olan, gövdesinin kenarında bir boğa resmi bulunan onbir telli bir ‘lir’dir. Şu noktayı kaydetmek ilginçtir ki, yakın zamanlara kadar Kafkasya’da Gürci’ler, bir daire içine iki at ve bir boğa resmedilmiş bir ‘arb’ kullanırlardı.
Diğer bir müzik aleti de, M.Ö. 3. bin yıllarının orta ya da sonlarında kullanıldığı sanılan, bir kil parçasında izlenmiş, yanında köpeğiyle bir çobanın elinde tuttuğu, küçük vücutlu, uzun-ince boyunlu bir “ut” (lute) idi.
Eski Babilli’ler, müzik konusunda pek az eser bırakmışlardır. Bunlar arasında ilginç bir tanesi, sonraları Yunanlılar’ın “Orpheus” mitolojisine benzer -Babilliler’in, Gılgameş’e aşık olmuş Sevgi ilahesi-
“Ishtar’ın Cehenneme Yolculuğu” adlı müziksel şiiridir.
Orta İmparatorluk (Middle Kingdom) zamanlarına ait, gerek müzik ve gerekse müzik aletleri hususunda bir bilgimiz yoktur.
Ancak, M.Ö. 1. bininci yıllarda, Suriye ve Hitit kültürlerinde, kabartmalarda müzik aletleri yeniden belirmektedir. Bunlar arasında küçük bir borazan (trumpet), küçük bir lir (lyre), iki telli ve uzun boyunlu bir ut (lute), iki obua (oboe) ve zil-simbal (symbals) sayılabilir. (Bizlere, herşeyin ilk mucidi’nin Türkler olduğu söylenen devirlerde, ‘ut’ hatta ‘kanun’un Farabi <Avennasar, M.S. 870-950> tarafından icat edildiği konservatuvar’da söylenmişti!)
Asurlular’ın müziği, modern zamanlara kadar, asırlar boyunca sesini duyurdu. Müzisyenler, Kraliyet Sarayında, tanrıların ve kralların alt sıralarında çok değerli bir yer tutarlardı. O zamanlar ‘tanrıların sesleri, müzikal aletlerin çıkardıkları seslerle kıyaslanırlardı.’ ISHTAR’ın (Aşk tanrısı) sesi tatlı bir flüte benzerdi; RAMMAN’ın (Rüzgarların tanrısı) sesi bir oboe’nınkine eşdeğerdi.
Asurlular’ı izleyen K a l d e uygarlığında, müzik aletleri o kadar bol çeşitli ve o denli gözde idi ki, -Kitab-ı Mukaddes’te ‘dürüstlüğü’ temsil eden peygamber- DANIEL’in kitabında (Book of Daniel), halkı, tanrılığın altın imajına dua etmeye davet ederken, bütün müzik aletlerinin koleksiyonundan da bahsedilir.
ESKİ MISIRLILAR
Eski Mısırlılar hakkında en eski raporlar, M.Ö. 4000 yıllarının baş ya da sonlarına kadar gider. O zamanlarda, 4. Hanedanlık (dynasty) devrinde, müzik aletleri zaten yüksek bir düzeye erişmişlerdi. Müzisyenler, gruplar halinde ‘uzun flüt’ler ve ‘kavisli arb’larla (arched harps) müzik icra ederken, şarkıcılar tempo zamanında ellerini çırparlardı.
Eski Krallık Devri’nde de, ‘çerçeveli davul’lar ve ‘klarnet’e benzer nefesli sazlar bilinirdi. Beni Hasan yakınlarındaki bir mezar kazısında bulunmuş çizim-resimlerinden, ‘lir’in Mısır’a, Suriyeli göçebeler tarafından MÖ iki bin yıllarında getirildiği anlaşılmıştır.
M.Ö. 1500 yıllarında, 18. dinasti’nin kralı Küçük Asya’yı işgal edince, esirler, müzik aletlerini de beraberlerinde getirdiler. Bu esirlerin Mısır müziği üzerinde büyük etkileri oldu. Orijinal Mısır müzik aletlerinden yalnız ‘arb’ olduğu gibi kaldı; ‘flüt’ ise, Suriyelileler’in çok daha tiz sesli
“çifte klarnet” (double clarinet) tarafından hemen hemen tümüyle silindi. Bu “çifte klarnet”, bugün Mısırlı fellahlar arasında hala kullanılmakta olup, yapı bakımından, ARGUL :’”Arghül=Silindir delikli çifte klarnet”den yapı bakımından bir az farklıdır.
Bakın GROVE Dictionary “Arghül” hakkında bize neler söylüyor:
<ARGHÜL : Silindir delikli çifte klarnet
Bu alet, iki borudan oluşmuştur: Bir “melodik boru” (melody pipe) ve “pes boru” (drone pipe) ki bu sonuncu ilkinden daha uzundur. Her ikisinde de, ‘tek vuruşlu ağızlık’ (single-beating reed) vardır.
Arghül, “idioglott” klarinet grubuna ait olup, Zummara ve Çifte’yi (Türkiye) ve Launeddas (Sardinya)’yı içerir. Onun Eski Yunanlılarda “çift aulos=double aulos“‘a benzeyiş, Hıristiyanlık öncesi orijini olabileceğini telkin eder. (Not. aulos: Eski Grek’lerin en önemli, ünlü sazdan yapılı müzik aleti. Modern yazılara, çoğu kez yalnız olarak ‘flüt’ olarak çevrilir. Genellikle
birbirine benzer bir çift boru olarak, silindrik ya da konik tarzda (bombyx),
50 cm.’yi geçmeyen çeşitli uzunluklarda, ahşap ya da fildişinden yapılı
olabilir. ‘Reed pipe‘ (Latin’lerde), ya da ‘lotos’, ‘tibia-shinbone‘ isimlerini de taşır. İ.E.)
Sözcük olarak a r g h ü l, Arapça bir kelime olan ‘urgun’dan üretil-
miştir ki bir ‘organ’ı temsil eder. VILLOTEN, üç tip Argul’den bahsetmişti:
a) Büyük (Kebir) Arghül: 9 parçadan yapılı. İlk 4 kısmı, “Melodic pipe‘, ağzın
içinden çalınır. Uzunluğu 76.6 (melody) ve 239.7 cm (drone) pipes olarak bambu’dan yapılmıştı. Parçalar, ipler, zift ve zamkla birarada tutulurdu.
b) Orta, ve, c) Küçük Arghül.
Arghül, Eski Mısırlıların en temel bir folk müzik aleti olup, Nil’deki gemiciler tarafından toplum’da eğlencede ve evliliklerde çalınırdı.>
Kavisli-Ark’lı a r b’ların yanında, Asya kökenli ‘köşeli’ (angular)
arb, ud’lar ve borazan’lar (lutes-trumpets) de zamanla yer almaya başladılar.
Eski Mısır, arb’ı, çok eski zamanlardan zengin anılarla gelmesi nedeniyle kolay kolay unutmadı ama hiç olmazsa vücut yapısı zamanla değişti, daha irileşti.
SERAP kültürü zamanında, yeni telli ve nefesli sazlar Mısır’a akmaya devam etti. Bunlar arasında “eğri flüt’ler=bent flutes” vardı. Eski Yunanlılara göre bunlar Frikya icadı olup, Anadolu (Asya) kökenli idiler. En sonunda sahneye, fıçı şeklindeki e l d a v u l l a r ı (hand drums) da ritmi kuvvetlendirmek için kullanılmaya başlandı.
Mısır’ın mabetlerinde “çanlar” (clappers) ve “çıngıraklar” (rattles) ve “arb” kullanılırdı. Fakat en önemli müzik aleti, Katolik kiliselerinde, vaftiz ayinlerinde kullanılan, çıngırağa benzer s i s t r u m idi. Bu alet, tanrı İSİS’in kültürüne ait idi; asırlarca Mısır’da hükümran olduktan sonra Akdenize yayılarak, hatta Habeşistan ve Kafkaslar’a kadar uzandı.
Mısır mabetlerinin dışında çalınan müzik daima ‘Suriyeli’ karakterinde idi ve bu ‘Asyalı etki’, M.Ö.’leri son üç yüzyıldaki Yunan ve Roma kültürüne değin, Mısır İmparatorluğunun son demlerine kadar devam etti.
ROMALILAR zamanında, A l e x a n d r i a (İskenderiye) müzik kültürünün merkezi olup, Mısır ve Suriye müzik eğilimleri Yunan kültürü ile kaynaştı. Berlin Müzesi’nde, bir Mısır ‘terra-cotta‘ (fırında pişirilmiş tuğla – İ.E.) figüründe, şapka giyen bir Suriyeli ve ‘pan-pipe‘ <Birkaç kamıştan yapılı ilkel, nefesli bir saz. İ.E.> çalan Mısırlı bir müzisyen görülmektedir. Alete bağlı bir kese-tulum (bag) olup, bir boru o torbadan çıkıp bir çocuğun ağzına uzanmaktadır ki, çocuk torbaya üflemektedir. Bu aranjman, ‘bagpipes‘ ile Küçük Asya’da zaten bilinen “Tulumlu Organ=Organ with a Bag” arasında geçici bir devreyi sergiler.
O r g a n’ın gelişiminde en önemli adım, M.Ö. 3. yüzyılda, Mısır’da, İskenderiye’de mühendis KTESİBİOS tarafından atıldı. Bu, hava ile çalışan (wind-action; hydraulis) daha modern tarzın İskenderiye’deki ilk yapıtı oldu.
YUNANLILAR ve ROMALILAR
Y u n a n l ı l a r’ın, mimarideki ve heykelcilikteki orijinal büyük sanatlarına karşıt olarak, Y u n a n m ü z i ğ i hemen tamamen ithal edilmiştir. Bu nedenle, Eski Çağların müzik aletleri, Asya’nın büyük uygarlık-
larının temsilcileri olarak, yüzyıllardan yüzyıllara intikal etmişlerdir.
Hiçbir müzik aletinin Yunanistanda icat edilmemesine karşın, müzik, Eski Yunanlıların hayatında çok önem verilen bir uğraşı idi. Müzik, gençlerin eğitiminde, kült (cult) seremonilerinde, askeri hayatta, kişilerin özel ve sosyal yaşamlarında kullanılan çok önemli bir öge idi. Filozoflar müziğin e t i k (ethics) üzerine olan olumlu etkilerinden bahsettiler; tarih-çiler ise onun geçmişini ve gelişimini etüd ettiler.
Eski Yunanlılar‘ın “estetik”ten çok, ‘fizyolojik’ ve ‘etik’ bir öge olarak değerlendirdikleri müziğin en önemli temsilcileri şunlardır:
1) Fenike’li şarkıcı DEMODOKOS’un elinde tuttuğu a r b, ve
2) Yedi-telli C i t h a r a’nın ACHILLES tarafından çadırında çalınışı.
C i t h a r a , ‘lir’ (lyre) ailesinin en basit aletlerinden biri olup, Yunan müziğinde çok önemli bir yer amıştır. Orijinal olarak ‘cithara’, dörtgen şeklinde düz bir ses kutusunun (soundbox) üzerine, sığır barsağın-dan yapılmış yedi telden yapılmıştı. (Not. Naylon uygarlığı başlamadan önce, kanun’umuzuzda da aynı şey yapılırdı, tellerden daha natürel bir ses çıkardı. 1950′lerden sonra değişik çaplarda naylon kullanmaya başladık, sesler cızırtı ile karışık çıkıyor. Tarih tekerrürden ibarettir. İ.E.) Sonraları iki tel alındı ve bir “eşik-cross bar” eklendi. En son gelişimde, tellerin sayısı on bire çıkarıldı.
Cithara’nın orijini Mısır’da ve Suriye’de l i r şeklindeki aletlerin içinde aranmalıdır. Bu aletin ilk tarihsel kaydı, TERPANDROS tarafından, M.Ö. 675 yılında yazılmış müzikal bir lirik şiirde görülmüştür. Vazo’ların üstündeki boyalı resimler, bu aletin iki birbirlerinden farklı yapılarını sergilemektedir. Biri, vücuda çok yaklaşık tutulmuş ve bir “telamon belt-erkek heykellerindeki kabartma kuşak. İ.E.” ile vücuda bağlanmıştı. Daha sonraki ikinci tip, APOLLO, ORPHEUS ve AMPHION’un klasik görüntülerinde izlendiği gibi, daha dimdik yapılmış ve telleri de bir mızrap (plectrum) ile temasta gösterilmiştir.
Eski Yunanlıların ikinci ve önemli telli müzik aleti l i r (lyre)’dir. İsmini, Trakya’da, “Lesbos adasının “lirik yazıcıları”ndan alır. Lirin gövdesi, ’ses tahtası’ (soundboard) ödevini görecek bir deri ile kaplanmış bir kaplumbağa kabuğundan yapılmış olup, bir “bağlama çubuğu” (cross-bar) ile birbirlerine bağlı iki hayvan boynuzu dışa fırlamışlardır. Lir’i yapmak ve çalmak, cithara’dan daha kolay olduğundan evlerde hem öğretmek ve hem de eğlence için daha çok kullanımda idi.
M a g a d i s, biri ‘telli’ ve diğeri de ‘nefesli’ olarak kullanılan, iki farklı alete verilen isimdi.
T e l l i M a g a d i s’in orijini Lidya idi ve zaten ANACREON (Eski Yunan Lirik Şairi İ.E.) tarafından biliniyordu. Üçgen bir ses kutusuna sahip olup yirmi teli vardı; on temel sesi ve onların oktav’larını verebiliyordu.
Taban esas sesler sol elle, oktav’lar da sağ elle, mızrap kullanmaksızın çalınırdı. Bu tip ‘Magadis’, daha önceleri SAPHHO’nun icat ettiği P e k t i s’e eşdeğer sayılır, fakat çağdaş otoriteler bu ilişkiyi doğrulamazlar.
N e f e s l i M a g a d i s, büyük bir olasılıkla, ‘Aulos’un başka bir çeşidi idi. Vesikalar her iki Magadis’in birlikte çalındığını kanıtlıyor.
Mamafih, çalınan en önemli nefesli saz A u l o s idi. Hurafeler bunun mitolojik şarkıcı OLYMPOS tarafından Frikya’dan Yunanistan’a getirildiğini hikaye eder. Bu aletin ilk virtüöz’ü, M.Ö. 586 yılında, ‘Delphi Oyunları’nda, APOLLO’nun, PYTHON DRAGON’u ile yaptığı kavga üzerine müzikal alet yarışmasında ödül kazanmış olan Argos’lu SAKADAS’tır.
Diğer yandan, tiz sesinden dolayı bu alet “barbarik” telakki edilmiş ve müzik teorist’leri, onu, “ruha zararlı olabilir” diye, zamanla, eğitim proğramlarından çıkarmışlardı.
Aulos’un, orijinal olarak var olan üç parmak deliği, bir ‘tetracord’
u çalmaya yeterli idi. Daha sonraları deliklerin sayısını artırarak ‘oktav’ları ve ‘onikilik’leri de çalmayı mümkün kıldılar. Müzisyenler, konserlerde aulos çalarken, ağızlarını “phorbeia=halters-yular’lar” denilen geniş yakalıklarla kaplarlarmış. Bu, hem hava kaçımına engel olurmuş ve hem de kuvvetli üflendiğinde yüzde oluşan sırıtmaları saklarmış. Genllikle, iki boru birden çalınırmış ki, Yunanca çoğulu a u l o i diye adlandırılırmış.
Borular, prensip olarak çifte ağızlıklarla bezenmişlerdi. Bu ikili sistem, sesin volümünü artırdığı gibi, h e t e r o p h o n y’ye (çok seslilik) yardım edermiş. Sağdaki boru ‘melodi’yi çalar ve soldaki, daha yüksek bir nota’dan ona refakat ederdi. Bu saz hiç bir kez sazdan yapılmamıştır. Atina ve Pompei’de, ses spektrum’unu geniş tutmak amacıyla, diğer enstrüman’
lara eş olarak çokça kullanılmışlardır.
Mamafih, a u l o i, prensip olarak ifrat ve işret sembolü sayılan “Orgiastik Yunanlı Roma’da icra edildiğinden, Papalık onu 5. y.y.’dan itibaren kullanılmaktan menetti ve böylece auloi, Hıristiyanlık dünyasından silindi.
Diğer n e f e s l i s a z l a r a gelince:
SYRINX - pan-pipes : Bir sıra halindeki çeşitli uzunluktaki kamışlardan
yapılmış bir saz. Halk arasında pek popülerdi.
KERAS - boynuz tüp : Herhanghi boynuzlu bir hayvanın boynuzu yeterdi.
KERAS - metal trampet : Özellikle militerri-askeri birliklerde çalınırdı.
TYMPANON : Çıngıraklı ve vuruşlu bir el davulu.
SCABELLUM : Koro’nun lider’inin sandalının üzerine konmuş,
gevşek, tahtadan yapılı bir taban, bir tür ‘çan dili’
(clapper). Tempoyu kuvvetlendirmekte kullanılır
idi.
CYMBAL : Yüz flütle davulun bilikte çalınışlarını anımsatır.
Bu. metal bir disk’e, esnek bir demir deynekle
vurulan metal bir kase olup, diğer el ile de nefesli
bir saz çalınırdı.
Eski Yunanlıların, f e l s e f e alanında insanlık tarihine yaptığı olumlu katkı, hepimizin bilgisi içindedir. Burada sizlere, ‘müziği’ kullanarak insanın varoluş nedenini, evrenin düzenini yorumlamaya kalkmış ünlü kişi ve felsefelerden bahsetmeden geçmek, o büyük uygarlığa bir haksızlık olur kanaatindeyim. Site’mizin, bu makaleyi yazdığımız “Müzik” bölümünde daha önce yazılmış olan “PLANETLER VE MÜZİK TEDAVİSİ”ni, aşağıda yazacağımız bilgileri daha iyi yorumlamak bakımından çok yararlı olacaktır.
Planetlerin müzikle olan ilgisi, ilk kez PYTAGOR <M.Ö. 6. y.y.>, en büyük katkılarından biri: Ölümden sonra ruhun başka bir vücuda girişi)tarafından ortaya atıldı. Bu ilişki, müziğin özünü teşkil eden nota-seslerin, uzaydaki planetlerin birbirleriyle (dolayısıyla dünya ile) sabit olan mesafeleri ve kendi oluşum ve gelişimlerindeki nisbi hız verileriyle orantılı ve ilintili idi. SOCRATES (M.Ö. 469-399) öncesi Yunan filozoflarının, örneğin ANAXIMANDER (ANAXAGORAS) <M.Ö. 5. y.y.> ve PARAMENIDE(I)S’in
<M.Ö. 6. y.y.>, e v r e n’de, bu inter-planeter ölçülerin birbirlerine karşı olan oranların, belirli ‘harmonik’ sonuçlar getirdiği hususunda bir inançları vardı. Eski Babilli’lerden, Peygamber ISAIAH <İ’zık> ve EZEKİL’in ileri görüşleri’
nin (sağgörü-vision)’ -ki vizyonların çokları gibi Tanrı’yı övme’ye yöneliktir-, TALMUD’un ”Psalms” (sahm-ilahi, mezmur) YOMA bölümünde de
açıklandığı üzere, müzik, Tanrı’nın insanlara bahşettiği ilahi, kosmotik bir varlığın göstergesidir.
<Özel not: YOMA, Talmud’un Midhnak ve Festivaller Düzeninin (Order of Festivals) 5. Bilimsel Araştırma Günü’nün 5. Bilimsel Araştırma Günü’dür. Bu, çok önemli bir Musevi bayramı olan -bir önceki yılın işlenmiş günahların affı (atonement) için düzenlenen Y o m K i p p e r’in dini yasalarını açıklar. Tüm bunların Çin ve Hint kozmolojleri ile uzaktan yakından hiçbir ilintisi yoktur.İ.E.>
PITAGORAS ve onun izleyicileri, müziği simgeleyen her tür ses ve uyumlululuğun (consonance) ve müzik aletlerinin de bu uyumluluğa
katılımını, tüm bunların sergilediği ses titreşimlerinin normal hayat olgularıyla çok yakından ilişkiler olduğu yolunda düşünce yarattılar ve bu tezlerini savundular. SOCRATES’in öğrencisi olan PLATO (Eflatun) <M.Ö. 429-347> “Timaeus”unda, bu müziksel titreşimlerin ve varoluşun bir “d ü n- y a r u h u” (World-Soul) oluşturduğunu savundu. Pitagoras’ın ortaya attığı ikili-üçlü geometrik düzenlerin, aritmetik ve harmonik araçların, “Cennet’in, “gam’ ve ‘numara’ bileşimi sonucu yaratıldığından bahsediyorlardı artık.
ARISTOTELES de, <M.Ö. 384-322; Büyük İskender’e hocalık etmiştir> “Metafizik”inde, Pitagor usulü bir ‘akortlama’, yani bir tür “semavi monokord(celestial monochord) sayesinde “Dünya-Ruhu”nun yaratıldığını yazdı.
‘Timaeus’ta açıkça tarif edildiği gibi, “kozmik gam, ıskala” (cosmic scale) gerçekte bir müzik değil, fakat Grek Harmoni İlminin temel ögesidir.
Plato, “Republic” adlı eserinde, ‘ER’ mit’inde (Tanrıça, sevgili, ilahi mit’i), evren’i, ortak merkezli, yüzeylerinde birer siren oturan ve harmonik ses çıkaran halkalardan (planetler) ibaret bir sistem olarak tarif etti. Bu tarif, daha sonraki zamanlarda, bu müziğin ezelden ebede var olduğu, ama ‘mortal-ölümlü’ kimselerin bunları işitmelerine karşın, duyamadıkları şeklinde yorumlandı.
Bu iki Platonik mit’in etkileri, Aristoteles’in daha sonraları, bu evrensel müzik yerine kendi sessiz, karmaşasız varlığını “De caelo” adlı eserinde ısrarla savunmasına karşın uzun süre toplumda kaldı. Neo-
Platonik yeni bildirilerde, özel olarak CICERO’nun <M.Ö. 106-43>, yine ER Mit’inden gelen, “Somnium Scipionis” adlı eserinde, sirenlerin planetler harmonisi, Timaeus’ gam-ıskala ile birleşmişti. Aristides QUINTILIANUS kozmik harmoni’yi ateş, hava, su ve toprak ve ayın etkisinde olup dünyada oluşagelen met ve cezir olayları, bitkilerin gelişimini de ele alıp, insanoğlunun yaşadığı mikrokosmik alemde, kendi büyüme, gelişimini ve davranışını da içerecek şekilde genişletti. Batlamyos PTOLEMY <M.S. 2. yy>
“Harmonics” adlı eserinde , ‘kozmik’ ve ‘psişik’ harmonileri birbirlerinden ayırdı; tüm bu kategoriler BOETHIUS’un <M.S. 425-525> “Latin” adlı eserde,
asırlardır süregelen “musica mundana” ve “humana” ya, insanlar tarafından seslendirilen ve şarkıların müzikal aletlerle sergilendiği “musica instrumentalis” de eklendi. Ortaçağın dört yüksek bilimi (aritmetik, geometri, astronomi ve müzik), ancak neo-Pitagoriyen görüşün, Eski Çağın sonlarına doğru toplumda yerşebilmesiyle hayat buldu.
Kozmik Harmoni hakkındaki fikirler, Neo-Platonistler tarafından Rönesans’ın sonuna kadar yayımlanmaya ve hükümranlığını sürmeye devam etti. Tabiatıyla bu fikirler astronom”ları, astrolojist’leri, doktor’ları, mimar’
ları, hümanist entellektüel’leri ve şairleri kuvvetli bir şekilde etkilemeye devam etti. Arada bir, planetlerin harmonisine ait bazı eserler sunuluyordu.
1589′da, Floransa “intermedi”si için dizayn edilmiş “Harmonices delle sfere” tablosu bunlardan biri idi.
Bu tür düşüncelerin en sonuncusu sayılabilecek yaratıcı nitelikte ve “kürelerin müziği” konulu eser, KEPLER tarafından “Harmonica Mundi” adı altında 1619′da yapılmıştı; fakat Pitagorian temsil, daha sonra gelen filozofların çalışmalarında da kendini gösterdi, örneğin, felsefede LEIBNIZ, SCHOPENHAUER; astronomlar arasında J.E. BODE ve matematikçiler arasında MERSENNE, KIRCHER. 20 y.y.’da bile, neo-Pitagoriyen sayılabilecek Hans KAYSER gibi yazarlar, HINDEMITH gibi müzisyenler, eserlerinde Pitagorik kavramı metaforik de olsa göstermeye devam ettiler.
———–
E S K İ R O M A’ D A M Ü Z İ K
R o m a l ı l a r , M.Ö. ikinci yüzyılda Yunanistan’ın hemen
hemen yarısını işgal ettiklerinde, Alexandria kültürüne hemen halef oldular. Romalılar artık müziğin eğitimsel kudretine inanmadıklarından, ona Yunanlılardan daha az önem verdiler. PLATO’nun ‘müziksel etikliği’, yerini,
CICERO tarafından altyapısı hazırlanan “EPICURUS’ün Şekilciliği”ne
(Formalism) bırakmıştı. Epikür, müziğin insalığa gerçek bir hizmet veremeyeceğini iddia ediyordu, “…zira o, yalnızca çocukça bir zevk verir, dolayısıyla tinsel bir mutluluğa yönlendirilemez…” Bu görüş açısından, Romalılarda müzik aletleri konusunda kayde değer bir gelişme olamayacağına inanabilriz.
Zaten Gerileme ve Düşme devrinde olan Roma İmparatorluğu’ nda müziğin kontrolü Yunanlılarda idi, ve o müzik, zaten bir kült (cult) – mezhep megalomanisine kurban olmaktaydı. Örneğin, MATIANUS CAPELLA şöyle diyebiliyordu: “…Lir’ler, çöp yığınları kadar büyüktü… SENECA, tiyatroda, dinleyicilerden çok, orkestrada çalanları görmüştü…”
R o m a l ı l a r ı n m ü z i ğ i, Yunanlılarınkinden, müzik aletlerinin çokluğu ile ayrılır. Tuhaf değil mi? Roma’da, her ne tür müzik çalınırsa çalınsın, başta TİBİA (Yukarıya bakınız lütfen!) Bu, tek kamışlı, olasılı Etrüsk kökenli, bir düdük-nefesli saz idi. Tibia, aulos gibi, çift borulu idi; sağ boru kısa olup daha yüksek br tonu vardı; sol ise daha uzun olup, ‘pes’ bir ses çıkarırdı. Sonraları, T i b i a, Yunan Müziğinin etkisi altında yerini
A u l o s’a bıraktı.
R o m a n müzik aletlerinin en önemlileri: B a k ı r (brasses) a l e t l e r idi. Bunlar, Roma’nın pek gelişmiş olan askerlik hayatında çok önemli bir yer tutarlardı. Bu nedenledir ki, Romalı’ların askeri müziği, Yunanlı’ların askeri müziğinden çok daha görkemli idi.
Piyade’nin başlıca sinyal musiki alet t u b a idi. Bu; konik delikli, huni biçiminde çıngıraklı (funnel-shaped bell), düz bir borazan (trumpet)di.
Bu, daha evvel Yunanlılarda gördüğümüz “s a l p i n x”‘in bir kopyası ya da bnenzeri (counter-part) denebilir.
Roma piyadesi, L i t t u s isimli, çengel biçiminde bir trampet de kullanıyordu. Diğer biri, B u c c i n a, neredeyse bir daire şeklinde, bir sinyal borazanı idi. K a r n y x, bir Celtic icadı olup, sağ köşesi yukarıya dönük borulu, muhteşem bir dragon’un başı ile sonlanan bir trampet idi. Fransa’da, 19. yüzyılın başlarında, “y ı l a n b a s o”dan (bass serpent) geliş-miş bakırdan yapılı “bass horn“, bu eski form’un hemen hemen yeniden canlanışını simgeliyordu. Bu enstrümanların çoğu, zafer alaylarında ve görkemli yürüyüşlerde kullanılıyorlardı.
T e l l i s a z l a r , Romalılarda nadirdi. Onlar, c i t h a r a
çalmayı Yunanlılardan öğrenmişlerdi. DYONISUS, HALİKARNAS’tan öğrendiğimize göre, dini merasimlerde B a r b i t a denilen yedi telli bir lir ve T i b i a kullanırdı.
Romalıların mükemmelleştirdiği biricik saz HYDRAULIS idi.
Bunda, “pneumatic“ (hava ile çalışan) ‘organ’ın tersine, hava basıncı, hava deposundaki (wind chest) bir su sütunu tarafından kontrol ediliyordu. Kısa bir zamanda Hydraulis, Roma’nın müzik hayatında çok gözde bir mevkiye ulaştığı gibi, Roma İmparatorluğunun yıkılışı esnasında, hala, en önemli enstrüman olmak ünvanını koruyordu. Haydraulis, NERO’nun İmparatorluk Sarayı’ndan sirk’e kadar yer aldığı gibi, gladyatörlerin savaşmasında diğer nefesli sazlarla birlikte çalınırdı. Hydraulis, Tripolis’teki bir Roma Villası’nın mozayiğinde de resmedilmiştir.
H y d r a u l i s, Batı’da yavaş yavaş unutulurken, onun Doğu Roma İmparatorluğu’ndaki yeri emin idi. Hydaulis hakkında son söz olarak, Leo MAGISTER’in Bizans hamamları’nı metheden bir şiirinde de rastlandığını ekleyelim. Bu tarihi müzik aleti, yerini sonunda, bugünlerde bile hükümranlığını sürdüren h a v a l ı o r g a n’a terketmiş bulunuyor.
————-






















Yorum yapın